Şehrinize özel içerikleri görebilmek için lütfen şehir seçin

Popüler Aramalar
Biletinial Öneriyor
      Biletinial Öneriyor
        -

        Adalet, Sizsiniz

        Ankara - Ankara Cüneyt Gökçer Sahnesi 25 Mayıs 2022 Çarşamba
        • Tiyatro

        Adalet, Sizsiniz

        Tek Perde Oyun

        *Cevdet Kudret - Edebiyat Ödülü

        *Sadri Alışık Ödülleri - Seçici Kurul Özel Ödülü

        *Direklerarası Seyircileri - Özgürlük Temalı Oyun Ödülü

        *Lions Club - Yılın En Başarılı Oyun Yazarı Ödülü

        *Lions Club - Yılın En Başarılı Sahne Tasarımı Ödülü

        *İsmet Küntay - Jüri Özel Ödülü

        “İstiklal, istikbal, hürriyet, her şey adaletle kaimdir!” Gazi Mustafa Kemal

        “Adalet, Sizsiniz (Sokrates, Galileo, Sacco, Vanzetti)”, Rutkay Aziz’in isim babası olduğu, Taner Barlas ile benim coşkuyla karşıladığımız “Perdeci Oyuncuları” grup imzası ile: 23 Kasım 2012 Cuma günü, Kadıköy Belediyesi / Caddebostan Kültür Merkezi’nde ilk kez seyirci karşısına çıktı. Son gösterimini 9 Haziran 2013 Pazar günü, Bandırma Belediyesi Barış Manço Kültür merkezinde yaptı. Böylece toplam 80 gösteride, yaklaşık 30.000 seyirciye ulaştı.

        ÖNOYUN - BİRİNCİ ÖYKÜNÜN AÇILIŞI.

        (Işıklar yanar ve kalabalık ses efekti sahneyi doldurur… Sokrates girer…)

        SOKRATES: (Seyirciye.) Sevgili Atinalılar… Beni Yüce Beş Yüzler Meclisinin huzuruna çıkaran ihbarcılar öyle inandırıcı konuştular ki, ben bile tanıyamadım kendimi… İnanılmaz iftiralar attılar! Lâkin “Kendinizi Sokrates’ten sakının, sizi kandırabilir” dediler ya, işte en fazla buna bozuldum! Sevgili Atinalılar, ben sorgulayıcıyım, hatip değilim! Hatipler gibi süslü nutuklar atamam! Sadece hakikatleri söylerim! Şayet, hakikati bulmak adaleti üstün kılıyorsa; hakikati söylemek de zanlıyı üstün kılar… Şimdi kanuna boyun eğip, müdafaamı yapacağım… (Tribünlere döner.) Ancak önce ihbarcılarımın iddianamesini dinleyelim bakalım… (Davalı kerevetine oturur.)

        BİRİNCİ SAHNE

        DİPNOT: (Seyirciye konuşarak girer…) Benim adım “Dipnot”! Arkadaşım ille de “Ben Sokrates olacağım” diye tutturunca, rol dağıtımı demokratik biçimde halloldu. (Güler.) Bana da dipnot bilgilerini vermek kaldı! Tabii bir de diğer rolleri oynamak! Bazen yakın arkadaşı Kriton olacağım… Bazen Beş Yüzler Meclisi üyesi, bazen de Sokrates’in davacısı… (Bundan sonra Sokrates’in Davacısı olarak Davacı yükseltisi önüne geçerek konuşmaya devam eder...) Bu Sokrates, her şeye burnunu sokuyor… Gökyüzünde ve yeryüzünde olup bitenleri kurcalıyor! Yeraltını didik didik ediyor! Ne devletin yüceliğine, ne Tanrıya inanıyor! Gençlerle konuşup ahlâklarını bozuyor! Onları düzene ve Tanrıya karşı kışkırtıyor! Kendi menfi fikirlerini gençlere satıp, çalışmadan yaşıyor… Bütün bu sebeplerle Sokrates suçludur!

        SOKRATES: (Tribünlere.) Bu suçlamaların hepsi iftira… Hele benim gençleri eğitip de karşılığında para aldığım, külliyen yalandır! -Lâkin yine de, itiraf edeyim ki: Şayet birisi çıkıp da insanları sahiden eğitebilirse, bence bu iyi bir şeydir yahu!-

        DİPNOT: (Beş Yüzler Meclisi Üyesi olarak, mankenli sandalyelerden birini biraz öne çıkaracaktır.) Bu suçlamalar nereden kaynaklanıyor peki Sokrates? Eğer sen de her dürüst Atinalı gibi yaşasaydın, hakkında böyle dedikodular ayyuka çıkmazdı!

        SOKRATES: (Tribünlere.) Yüce Meclis! Beni yanlış tanıtan şey, bir tür sorgulama yapmamdır… Bana “bilge” derler, zira beni dinleyenler her zaman başkalarında eksik bulduğum bilgilerin bende olduğunu zannederler… Lâkin hakikat şudur ki: Sadece Tanrı bilgedir… (Seyirciye.) Atinalılar, biliniz ki aranızdaki en bilge kişi de, bilgeliğinin hiçbir kıymetinin olmadığını bilendir… (Biraz susup dinlenir. Sonra seyirciye…) Atinalılar… Sizin “ne bilge adam yahu” diye hayran olduğunuz birinin bilgisini de sınamaya gittim geçenlerde… İsmi lazım değil, sorgulamak için seçtiğim zat, anlı şanlı bir politikacıydı! Kendisiyle konuşmaya başladıktan hemen sonra, hiç bilgisi olmadığını anladım ve acıdım Ona… “Bilge zannedip, kendisine hayranlık duyduğunu… Lâkin hiç bilgisinin olmadığını” Ona açıklamaya çalıştım… Öyle inatçıydı ki, bilmediği halde bildiğini zannetmekten vazgeçmiyordu! (Susar.)

        DİPNOT: (Meclis Üyesi…) Sen peki Sokrates? Sen, kendin nesin?

        SOKRATES: (Tribünlere döner…) Bilmediğimi biliyorum ben! Böylece sadece şu “bilmediğimi bilmek” hususunda bile, politikacılara göre üstün sayılmam lazımdır… (Seyirciye.) Benim basit sorgum, o anlı şanlı politikacının benden nefret etmesiyle neticelendi... Hiç istemediğim halde ortaya çıkan bu düşmanlık, orada konuşmamızı dinleyenlere de bulaştı… Çok korktum!

        DİPNOT: (Meclis Üyesi…) Gördünüz mü? “Politikacı benden nefret etti” derken, aslında kendi nefretini söylüyor…

        SOKRATES: (Davacıya.) Ne alâkası var canım! Müsaade buyurun da müdafaama devam edeyim… (Tribünlere.) “Benim, bilge diye tanınan herkese mutlaka gitmem lâzım!” dedim. Politikacılardan sonra yazarlara gitmeye karar verdim! “İşte şimdi, bilgisiz olduğunu yazarlar yanında göreceksin ulan Sokrates” dedim kendi kendime. Yazarların eserlerinden, en iyi işlenmiş bölümlerini seçtim. Bu güzel cümlelerin ne manalara geldiğini sordum... Hakikati söylemeye utanıyorum, lâkin söylemem lâzım: Yazdıkları satırların taşıdıkları manaları açıklayamadılar… “Okuyanlar ne anlıyorsa, manası odur” dediler… Bir yazarın, kendi yazısı hakkında, başkasından daha iyi konuşması gerekmez mi? Böylece Onların “bilgi” ile değil, “ilham” ile çalıştıklarını öğrenmiş oldum! (Alaycı.) Yani bir tür “içgüdü” ile yazıyorlardı… Çok şaşırdım!

        DİPNOT: (Meclis Üyesi…) Herkese bulaşıyorsun be Sokrates…

        SOKRATES: (Meclis Üyesine...) Müdafaamı bölmeyin! (Tribünlere.) Yüce meclis, sizlere bir de haksızlıktan söz edeceğim şimdi… İşsiz-güçsüz zengin çocukları, kendiliklerinden yanıma gelirler. Benim bilgiçlik taslayanları sorguya çekişim hoşlarına gider. Sonra da beni taklit edip, kendi çevrelerinden insanları sorgulamaya girişirler… Hiçbir şey bilmeden bildiklerini zanneden çok insan bulurlar. Bilgisizler, bilmediklerinin ortaya çıkmasını hazmedemezler ve o zengin çocuklarına değil de, bana kızarlar. “Bu rezil Sokrates, gençleri bozuyor!” derler! Birisi çıkıp, “Sokrates ne öğretip de gençleri bozuyor?” diye sorarsa; ne söyleyeceklerini bilemezler. Ve foyaları anlaşılmasın diye, bütün felsefecileri aşağılayan sözlerini tekrarlarlar. Hani o sürekli el altında tuttukları: “Filozoflar Tanrıya inanmazlar” suçlamasını…

        (Susup dinlenir, sonra seyirciye.) Atinalılar, ben hiçbir şeyi saklamadan konuşurum her zaman! Benden nefret edilmesinin sebebi, böyle açık davranışımdır! Bana karşı iftiralar işte hep bu yüzden atılıyor… (Susar.)

        DİPNOT: (Meclis Üyesi…) Başka söyleyeceğin bir şey var mı?                              

        SOKRATES: (Tribünlere.) Var… (Davacıya.) Sen, davacılarımın lideri! Evet, sen, cevap verir misin? Gençlerin iyi yetişmesinin önemli olduğunu düşünmez misin sen?

        DİPNOT: (Boş yükseltiye oturarak yeniden Davacı olur.) Evet, düşünürüm…

        SOKRATES: Öyleyse, gençleri daha iyi yetiştirenin kim olduğunu Yüce Meclise söyle! Zira Onları yozlaştıranı bulabilmek için böylesine sıkıntıya girdiğine göre, bunu biliyor olmalısın…

        DİPNOT: Kanunlar gençleri iyi yetiştirir...

        SOKRATES: İyi ama dostum, sorumun cevabı bu değil ki… Kanunları herkesten önce bilen kim? Bunu öğrenmek istiyorum ben…

        DİPNOT: Beş Yüzler Meclisinin saygıdeğer üyeleri...

        SOKRATES: Yani Onların gençliği daha iyi yetiştireceğini söylüyorsun?

        DİPNOT: Elbette!

        SOKRATES: Hepsi mi, yoksa sadece bir bölümü mü?

        DİPNOT: Hepsi!

        SOKRATES: Güzel bir haber bu! Demek ki gençleri yetiştiren çok sayıda insan var! Pekâlâ… Meclise dinleyici olarak gelen Atinalılar için ne diyeceksin? Onlar da gençleri iyi eğitip geliştirirler mi?

        DİPNOT: Evet!

        SOKRATES: Yani her Atinalı, yani benden başka herkes, gençleri eğitip geliştirir! Onları sadece ben yozlaştırırım… İleri sürdüğün bu mu?

        DİPNOT: Demek istediğim tam olarak bu!

        SOKRATES: Pekâlâ… Şimdi sana bir sorum daha var: Hangisi daha iyidir sence? Kötü yurttaşlar arasında yaşamak mı, yoksa iyi yurttaşlar arasında yaşamak mı?

        DİPNOT: Ööfff…

        SOKRATES: Cevapla dostum! İyiler her zaman komşularına iyilik yaparlar, kötüler de kötülük yapmazlar mı?

        DİPNOT: Elbette…

        SOKRATES: Pekâlâ… Birlikte yaşadığı birinden, iyilik değil de kötülük görmeyi isteyen biri var mıdır?

        DİPNOT: Bunlar ne acayip sorular?

        SOKRATES: Kanun cevaplamanı buyuruyor… Kötülük görmek isteyen var mıdır?

        DİPNOT: Yoktur!

        SOKRATES: (Güler.) Beni, gençleri yozlaştırıp bozmakla suçluyorsun… Peki, ben bunu bilerek mi yoksa bilmeden mi yapıyorum?

        DİPNOT: Bilerek yaptığını söylüyorum…

        SOKRATES: İyi güzel de, az önce “iyilerin komşularına iyilik yaptığını, kötülerin de kötülük yaptığını” kabul etmiştin?

        DİPNOT: Evet?

        SOKRATES: Düşünsene yahu biraz: Demek ki ben bu yaşımda öylesine karanlık bir cahillik içindeyim ki… Beraber yaşayacağım insanları yozlaştırırsam, onlardan bana zarar geleceğini bilemem… Ve bunu bile bile yaparım öyle mi?

        DİPNOT: Galiba öyle?

        SOKRATES: Sana inanmıyorum arkadaş! Ben gençleri ya bilmeden bozuyorumdur, ya da bozmuyorumdur… Her iki durumda da sen yalan söylüyorsun! (Alaycı tonla.) Demek ki senin bana kastın var… (Susup dinlenir…)

        İKİNCİ SAHNE

        SOKRATES: (Tribünlere…) Yüce Beş Yüzler Meclisi… Daha önce duydunuz, ihbarcılarım ayrıca beni Tanrıya inanmamakla da itham ediyorlardı… (Uğultular…)

        DİPNOT: (Davacı.) Evet, kesinlikle böyle iddia ediyoruz… (Tribünlere.) Ey yüce Meclis! Sizi temin ederiz ki, bu adam Devletin Tanrısını yok sayarak, yeni Tanrılar yaratıyor! Atina’nın iman ettiği ilahlara inanmıyor…

        SOKRATES: (Kendi kendine güler...) Esasında siz de kendinize inanmıyorsunuz ya, neyse… (Seyirciye.) Atinalılar… Davacılarım bana tuzak kurmuşlar... “Sokrates, Tanrıya hem inanıp, hem de inanmadığı için suçludur!” demeye getiriyorlar… (Güler ve Davacıya seslenir.) Benimle alay ettiğini sanan ihbarcılarımın lideri… Söyle bakalım: Tanrının hikmetine inanıp Tanrıya inanmayan biri var mıdır yeryüzünde?

        DİPNOT: (Davacı.) Tabii ki yoktur!

        SOKRATES: (Seyirciye.) Atinalılar, bu cevap bile yeter esasında! Lâkin hakikatleri söyledikçe düşman kazandığımı gördünüz… Kötülük, ölümden daha hızlı koşuyor… Şayet yok edilirsem, beni yok eden bu olacaktır işte! Şu davacılar bu davacılar değil! Aslı astarı olmayan iftiralar, iyi insanların ortadan kaldırılmasına sebep oluyor her zaman... Sokrates ne ilk, ne de son iftira kurbanı olacaktır…

        DİPNOT: (Meclis üyesi olarak bir başka sandalyeyi biraz öne çıkarır…) Sokrates! Fikirlerinde direnmeye devam edersen öleceksin! Hiç mi ürkmüyorsun bundan?

        SOKRATES: Niye ürkeyim dostum! İçinde dürüstlük kıvılcımı olan her insanın, ölmek veya yaşamak şansını hesaplamasına lüzum yoktur… Her dürüst insanın hesaplayacağı tek şey vardır, o da: Herhangi bir işi yaparken, iyi bir insan gibi mi, yoksa kötü bir insan gibi mi davranıyorum diye düşünmektir… (Seyirciye döner.) Atinalılar… (Sözü kesilir.)

        DİPNOT: (Meclis Üyesi...) Dur biraz Sokrates! Biz davacılarına aldırmayıp seni beraat ettireceğiz... Ancak tek şartımız var… Bundan böyle sorgulama işlerine son vereceksin! Şayet bir kere daha sorgulama yaparken yakalanırsan öleceksin!

        SOKRATES: (Tribünlere.) Gücüm olduğu müddetçe sorgulamaya devam edeceğimi bilin! Ömrüm boyunca insanları düşündüreceğim. Herkese hakikatleri göstereceğim! (Seyirciye dönüp devam eder.) Özellikle sizlere, Atinalılar! Zira benim yakınımsınız! Senelerdir sizlere, zenginliğin erdem getirmediğini göstermeye çalıştım. “Erdem en büyük zenginliktir!” dedim… “Kendinizi ve Devletinizi erdem yüceltir!” dedim… “Cüzdanınızı ve vücudunuzu geliştirmek yetmez! Ruhunuzu yüceltmeye gayret edin!” dedim…  (Uğultular…)

        DİPNOT: (Meclis üyesi…) Sadede gel…

        SOKRATES: (Seyirciye.) İşte bu yüzden sevgili Atinalılar, defalarca ölmem gerekse bile… Hiçbir zaman yolumu değiştirmem! İlahi adalet, asla kötülerin iyilere zarar vermesine müsaade etmez!

        DİPNOT: (Meclis üyesi…) Sözlerine dikkat et Sokrates! Sen iyisin de, biz kötü müyüz yani?

        SOKRATES: (Tribünlere, alaycı…) Ey Yüce Meclis, sizlere “Tanrı armağanı” olan Sokrates’i yok edip, pişman olmanızı istemiyorum… Şayet insan suçluysa cezasını çekmeli! Masum olduğu halde suçlanıyorsa da, haksızlık ediliyor demektir! Ve haksızlığı yapan zalimdir! Zalimden merhamet dilenmek ise acizliktir! (Uğultular…)

        DİPNOT: (Meclis üyesi…) Tamam, tamam! Bu kadar müdafaa yeter! Oylamaya geçelim! (Uğultular…)

        SOKRATES: (Tribünlere.) Beni öldürürseniz, -bunu söylemek biraz tuhaf ya neyse- Devlete musallat olduğunu düşündüğünüz, benim gibi birisini kolay bulamazsınız… Devlet büyük ve soylu bir at gibidir! Hantal cüssesi yüzünden ağır hareket eder! Ve kendisini dürtecek bir atsineğine ihtiyaç duyar! İşte Tanrının, devletin başına sardığı o atsineği benim… Her gün, her yerde, devamlı üzerinize yapışırım… Sizi dürtüp uyandırırım! Azarlarım ve çemkiririm… Aslan ihbarcılarımın öğütlediği gibi, beni bir vuruşta ezebilirsiniz… Lâkin o zaman kalan ömrünüz boyunca hep uyursunuz!                                                                                             .

        ÜÇÜNCÜ SAHNE

        (Dipnot, nötr olarak bilgi verir…)

        DİPNOT: Atina’da… Milattan Önce Beş Yüzüncü Yüz Yılda… Kent yönetimi tarafından seçilen 500 üye, Beş Yüzler Meclisi’ni oluşturuyordu… Bu beş yüz üye, duruşmalarda kendilerine verilen; küçük, özel, suçlu-suçsuz taşlarını, karar kupasına atarak oy kullanıyordu… Sokrates’in duruşmasında da oylama yapıldı… Yapılan sayımda, büyük Sokrates oy çokluğu ile suçlu bulundu…

        DİPNOT: (Meclis Sözcüsü olarak…)  Yüce Beş Yüzler Meclisi’nin kararını okuyorum: Sokrates suçludur! Zehir içirilerek ölüm cezasına çarptırılmıştır!

        SOKRATES: (Yükselen uğultuları bastırarak, tribünlere...) Ey Yüce Beş Yüzler Meclisi… Beni oybirliği ile değil, oyçokluğu ile mahkûm ettiniz! Şayet içerliyorsam namerdim! Böyle bir neticeyi bekliyordum zaten… Ben “Suçlu” diyen taşların ne kadar fazla çıkacağını merak ediyordum, merakımı giderdim… (Seyirciye döner.) Bakın, kulağınıza küpe olsun sevgili Atinalılar: Merak, insan için en yüce şeydir! Sorgulanmayan bir hayat, yaşamaya değmez! (Homurdanmalar artınca tribünlere döner.) Ey beni ölüme mahkûm edenler… Ben bir insanım! Hepiniz gibi etten-kemikten yaratıldım! İnsan ana-babadan doğdum! Sizinki gibi bir ailem var… Şunu bilin ki, benim ölümümden sonra, verdiğiniz cezanın daha ağırı sizleri bekliyor… Benden daha fazla davacınız olacak! Hepiniz benden fazla kahrolacaksınız! Kötü olduğunuz yüzünüze vurulacak… İnsanları öldürerek buna engel olabileceğinizi sanıyorsanız, yanılıyorsunuz! Böyle bir kaçış imkânsızdır! (Uğultular…)

        DİPNOT: (Meclis Üyesi…) Yüce Meclise dil uzatma, pişman olursun…

        SOKRATES: (Tribünlere konuşmaya devam eder.) Müdafaamın hiçbir cümlesinden pişmanlık duymuyorum! Sizin istediğiniz gibi konuşup yaşamaktansa, kendim gibi konuşup ölmeyi tercih ederim… (Susup dinlenir. Sonra seyirciye döner…) Ben Yüce Meclis tarafından mahkûm edilerek, “ölüm cezamı” çekmek üzere huzurlarınızdan ayrılacağım. Davacılarım ise, “vicdan cezalarını” çekmek üzere, kendi yollarına gidecekler! Buna da “kader” diyecekler... (Homurdanmalar artınca susup biraz dinlenir. Sonra devam eder.) Ayrılma vakti geldi… Ben ölüme gidiyorum, sizler hayata! Hangisinin daha iyi olduğunu artık sadece Tanrı bilir…

        DİPNOT: (Meclis Üyesi…) Sokrates! Bak, son defa söylüyoruz! Atina’yı terk edip, bir daha geri dönmeyeceğine söz verirsen, kurtulabilirsin! Atina'da kalmak istersen, sorgulamayı bırak, sessiz ol! O zaman biz davacılarını, hayatta kalman için ikna ederiz. Aksi takdirde, gün doğarken zehri içmek zorundasın! (Uğultularla çıkar…)

        SOKRATES: (Tribünlere.) Hayatımı kurtarabilmek için şehrimi terk etmem! Böyle yaparsam, ölümden korkup kaçmış güçsüz biri olarak hissederim kendimi… Ben kendi varlığıma, duygularıma, düşüncelerime göre yaşadım... Bu şekilde de ölmek isterim… Bugün veya yarın, zehir ne zaman verilirse içmeye hazırım…

        DÖRDÜNCÜ SAHNE

        (Dipnot, tekerlekli sandalyelerdeki heykeller arkasından getirdiği zinciri, Sokrates’in ayaklarına bağlar… Karar kupasının olduğu yükseltiyi kerevetin başucuna koyar…)

        SOKRATES: (Seyirciye.) Dostlarım… Kendinizi suçlu hissetmeyin… Hiç kimse ölümümden sorumlu değildir! Tek sorumlu benim… Böyle olacağını biliyordum… Zira yalanlara dolanlara, gözbağcılığa yaslanan bir kentte, hakikatlerden bahsetmek ölmeyi istemek demektir!

        (Homurdanmalar artar…)

        SOKRATES: (Tribünlere.) Şimdi hepinizin bilmesini istiyorum ki; ben, yaşarken hür bir insandım! Hür bir insan olarak öleceğim... Benim adıma hiç kimse karar veremez! Kendimle ilgili kararı ancak ben veririm! (Seyirciye.) İçiniz rahat olsun! Şayet beni öldürürlerse, Beş Yüzler Meclisi sayesinde, bütün yeryüzü düşüncelerimi duymuş olacak! Onlar silinip gidecekler tarihten, lâkin binlerce sene sonra bile Sokrates adını bilecek herkes! (Tribünlere) Ey Yüce Topluluk… Şimdi size son bir sözüm var… Bilin ki: Erdem adaleti sağlar, başka bir şey değil. Adil olan erdemdir… Siz adaleti temsil ediyorsunuz… Adalet, sizsiniz!

        BEŞİNCİ SAHNE

        DİPNOT: (Arkadaşı Kriton olarak) Şiişt, Sokrates! Ben, Kriton… Güneş doğmadan önce, seni buradan kurtarmaya geldim... “Asla şehrimden ayrılamam” diyordun, ama bak kaçmayasın diye zincire vurmuşlar! Sana reva mı bu? Merak etme, nöbetçilerden anahtarları satın aldım… Kimse bizi görmeden, alacakaranlıkta kaçıp gideriz…

        SOKRATES: Kriton, dostum! Hapisten kaçarsam; hakikatleri öğretmeye çalıştığım insanlara kötü emsal olmaz mıyım? Kaçmam haklı bir hareket mi sayılır, yoksa tam bir haksızlık mı yapmış olurum? Sevgili dostum… Bir felaketle karşılaştım diye, bugüne kadar müdafaa ettiğim fikirlerimden asla vazgeçemem! Tam tersine, şimdi eskisinden daha fazla saygı duyuyorum fikirlerime!

        DİPNOT: Yüzünde öyle bir ışık var ki… Gözlerinde öyle garip bir merak var ki… Neden bu kadar inat ediyorsun be Sokrates? Anlamıyor musun? Öleceksin…

        SOKRATES: Hadi git ne olur, sana da zarar versinler istemen! Hadi, uğurlar olsun!

        (Dipnot istemeyerek çıkar… Ağlama sesleri duyulur...)

        ALTINCI  SAHNE

        SOKRATES: Ölüm, benim öğrenmek istediğim bir şeydi… Hayatı tanıdım, çok güzeldi, enfesti… Bütün gaileleriyle, kederleriyle bile, yaşamak hâlâ keyiftir bana! Sadece nefes alabilmek bile yeterli bahtiyarlıktır… (Zehir kabı olarak başucuna getirilen karar kupasından bir yudum içer.) Yaşadım, sevdim, canımın istediğini yaptım. İçimden nasıl geldiyse öyle konuştum. Şimdi ölümü tatmak istiyorum artık. Ne kadar hızlı olursa o kadar iyidir… (Zehirden bir yudum daha içer.)

        İnancım şudur ki… Yeryüzü, yuvarlaktır ve kâinatın merkezidir... Onu sabit tutmaya yeten yegâne şey, kâinatı meydana getiren parçaların ahengidir… O muhteşem denge! Yani kozmos… (Zehirden bir yudum daha içer ve kerevete uzanır artık…)

        (Sokrates nefes nefesedir, susup biraz dinlenir…)

        SOKRATES: Üzerinde birlikte ömür sürdüğümüz güzelim yeryüzünün görünüşü; yukarıdan bakmasını bilenler için, alacalı bulacalı bir tepsidir… (Zehirden son bir yudum daha içer. Artık zorlanarak konuşmaktadır.) İnsanı delirtebilen güzellikteki bu erguvan yeryüzünün canlılarıyız biz… Yeryüzü, bahtiyarlığı hak eden namuslu insanlar için yaratılmış, muhteşem bir manzaradır!

        (Sokrates kerevette kasılıp kalır. Karar kupası, oy taşlarıyla birlikte yere saçılır… Uğultular yükselir… Işıklar kararır…)

        1.OYUNCU: (Bir nokta ışık, Sokrates karakterinden çıkan 1.Oyuncu’yu aydınlatır. Konuşun kendisidir…) Sokrates, zehirle idam edilmesinin 2412’nci yıldönümünde, Yani 2012’de… Doğup yaşayıp öldürüldüğü Atina’da… İade-i itibar ve aklanma anlamı taşıyan sembolik bir duruşmada gıyabında yeniden yargılanıp beraat etti…

        ARA OYUN -  ÖYKÜDEN ÖYKÜYE GEÇİŞ.

        (Galileo, iç ritmini dışa vuran coşkulu bir müzikle sahneye girer. Elyazmaları olan A3 boyutlu kâğıt destesini kucaklamıştır. Kerevete oturur…)

        GALİLEO: Sarkacın salınmasına, bir de matematikçi gözüyle bakmak lâzım! Yüzen cisimlerin sudaki hareketine de öyle! Maddenin düşüşüne de… (El yazmaları destesi arasından iki boş kâğıt alır. Birini buruşturup top yapar. Diğerini açık halde havaya kaldırıp bırakarak bir deney yapacaktır.) Aristo: “Ağır cisimler yere daha çabuk ve daha hızlı düşer” diyordu ya... Ben de bunun yanlış olduğunu söylüyorum! Aynı maddeden, aynı ağırlıktaki iki cisimden, küçük hacimli olan yere daha çabuk düşer! Büyük hacimli olan düşmekte acele etmez… (Güler…) Ben bu deneyi ilk defa Pisa Kulesinde yapmıştım… (Kulise seslenir.) Huu, nerede kaldın yahu?

        DİPNOT: (İçerden bağırır.) Heladaydım usta!

        GALİLEO: (Kulise.) Hadi çabuk gel! Dük hazretlerine mektup yazacağız… Arada sırada hediye vermek yerine, şayet beni tamamen himayesine alırsa… Kilise biraz uzaklaşır başımdan diye düşünüyorum... Divitini hokkanı al da gel bakalım haydi… Teleskopumu da getir…

        (Galileo sahneyi toplamaya başlar. Sokrates bölümünden kalan aksesuarları sahneden çıkarır. Kulisten dolu bir meyve tabağıyla döner. Bir yandan üzüm yemektedir…)

        (Bu defa Dipnot olacak oyuncu da teleskopla sahneye girer. Sonra dönüp divit-hokka setini alıp gelir. Bu arada seyirciyle konuşmaktadır...)

        SAHNE BİR

        DİPNOT: Bu defa Dipnot benim! Bu arkadaşım da “ben Galileo olacağım” diye tutturunca… Rol dağıtımı yine demokratik biçimde halloldu… Ban de ne yapayım, Papaz olacağım, Kardinal olacağım, çırağı olacağım bu dağınık adamın… Galileo bu adamların hepsiyle tatlı-sert konuşuyor ve her istediğini de yaptırıyor! Müthiş bir adam bu Galileo…  Büyük tiyatrocu Bertolt Brecht, Onu şöyle yüceltmiş: “Çağdaşı olan bilim adamları Galileo’ya korkak demişler. Ama bence ölümü kabul etmemesi, devrimci epik bir tavırdır. Galileo yaşayarak, ortaçağın kuyusunu kazar.” (Çırağı olarak Galileo’ya seslenir…) Geldim işte Usta!

        GALİLEO: Hadi çabuk, yaz bakalım! Cümleler zihnimden uçmadan başlayalım…

        (Dipnot bir yükseltiye oturup, diğer yükseltiyi masa olarak kullanır. Galileo da bir yandan mektubu yazdırırken, bir yandan da gökyüzünü incelemeye ve üzüm yemeye devam edecektir...)

        GALİLEO: Toskana Dükü, Sayın Ferdinando de’ Medici Hazretlerine… Efendim, affedersiniz, insanlarla hayvanlar arasında büyük farklar olduğunu biliyoruz değil mi? Lâkin ben, insanların da kendi aralarında farklar olduğunu söylemek istiyorum… İnsanlar arasında fark olduğuna inanışım, insan zihinlerinin farklı kabiliyetlere sahip olduğunu düşünmekten kaynaklanıyor… Ben diyorum ki, her canlı yaratık, her canlı yaratıktan daha kuvvetli olan Yaradan’ın eseridir!

        DİPNOT: Burası şahane oldu usta…

        GALİLEO: (Böbürlenir. Teleskoptan bakar...) Uhuu, şu güzelliğe bakın yahu… Muhteşem… (Bir süre sonra Dipnot’a döner.) Nerede kalmıştık?

        DİPNOT: “… Her canlı yaratıktan daha kuvvetli olan Yaradan’ın eseridir…”

        GALİLEO: (Düşünür biraz.) Efendim, ben inanıyorum ki: İnsan zihni, öğrenme kabiliyetine yaradılıştan sahip olmuştur… Öğrenmek istediği sırların en başında da “kâinatın yapısını merak etmek” gelir. İşte bu sebeple, Batlamyus ve Kopernik’i en önde sayarım ben. Zira zihin güçlerinin diğer bütün insanlardan farklı olduğuna inanırım. Her ikisi de, kâinatın yaradılışına çok kafa yormuşlardır… (Düşünür.)

        Bu mektupla beraber, “Dialoghi” adını verdiğim yeni kitabımın el yazmalarını takdim ediyorum. Kitabımı, zatıâlinizden başka hiçbir kimseye ithaf edemeyeceğimi bilmenizi isterim efendim… Ve kitabımı yazarken, Kopernik ile Batlamyus’un kitaplarından ilham aldığımı, siz velinimetime itiraf etmek isterim!

        DİPNOT: (Kendi kendine…) “Siz velinimetime itiraf etmek isterim…”

        GALİLEO: “Dialoghi”deki fikirlerimin gayesi, aklını kâinatın yapısıyla bozan o iki dâhiye saygı sunmaktan başka bir şey değildir… (Düşünür.) “Bu kitap onların eseridir” bile diyebilirim efendim… Okuyanlar arasında hak edeceği ihtimamı da, Siz Saygıdeğer Dük Hazretlerinin himayesiyle kazanacaktır… Bu hayattan aldığınız keyfinizin, ebediyen sürmesini dilerim ben efendim… Medici Ailesinin sadık hizmetkârı Galileo Galilei… Nokta!

        DİPNOT: Of be usta, of be usta, muhteşemsin sen…

        GALİLEO: Yağ çekmeyi bırak…

        DİPNOT: Tamamdır usta… Yalnız, şu Batlamyus ve Kopernik’e karşı saygıda mübalağa etmenizin sebebini anlayamadım?

        GALİLEO: Büyük adamlardı Onlar evladım… Büyük adamlardı… Neleri büyüktü bil bakalım?

        DİPNOT: (Güler.) Yapmayın usta…

        GALİLEO: Gülme! Aklına gelen yalandır… Beyinleri büyüktü, uyuma! İnsan vücudunun büyüklüğü makbul tek uzvu vardır, o da beyindir! Unutma…

        DİPNOT: Ustacım âlemsiniz yani…

        GALİLEO: (Teleskopa bakmaktadır yine, heyecanla seslenir…) Çabuk gel! Bu güzelliği kaçırma… Sanki vals yapıyorlar bak…

        DİPNOT: (Teleskoptan gördüklerine şaşırır, ama çabuk sıkılacaktır…) Muhteşem… Peki, bu kitaptan biz ne anlayacağız ustacım?

        GALİLEO: (Dipnot’un başını sertçe teleskopa çevirtir.) Şişşşt! Gözünü teleskoptan ayırma! Ve bakar kör de olma! Baktın mı, göreceksin! Hayatın farkında olacaksın… Gökyüzü daha önce bakıp gördüğün gibi değildi değil mi? Çünkü gök cisimleri devamlı hareket halindeler… İşte ben bunu anlatıyorum kitabımda… (Teleskoptan ayrılır.) Hadi gel şimdi seninle beraber, zihinsel bir deney daha yapalım bakalım… Yeryüzünün düz olmadığı ispat edileli çok oldu biliyorsun. Yani, yaşadığımız şu Yeryüzü, top gibi yusyuvarlak değil mi?

        DİPNOT: (Meraklı.) Evet?

        GALİLEO: Yeryüzünün denizleri var biliyorsun! Gölleri, akarsuları da var… Bütün bu sular, yusyuvarlak Yeryüzünün dışında nasıl durabilir?

        DİPNOT: (Meraklı.) Nasıl durabilir?

        GALİLEO: Yeryüzü dönüyor da ondan!

        DİPNOT: (Heyecanlı.) Müthiş bir şey bu usta! Yani bunu bilmek muhteşem bir şey!

        GALİLEO: Yeryüzünün çevresinde dönen bir başka top daha var! La Luna… “Ay” demişler adına… Sanki zincirle Yeryüzüne bağlanmış gibi, hep aynı uzaklıkta dönüp duruyor! Lâkin kendi etrafında dönmüyor… Teleskopumla tespit ettim ben bunu…

        DİPNOT: Hep böyle mi yazdın sen bu kitabını Usta? Deneye deneye, yani…

        GALİLEO: Aynen böyle böyle yazdım! Karşılıklı konuşmalar olarak!

        DİPNOT: Konuşmalar kitabı mı yani bu?

        GALİLEO: Bu yüzden “Dialoghi” dedik ya adına… “Diyaloglar”… Üç kişi konuşuyor bütün bunları…

        DİPNOT: Nasıl üç kişi?

        GALİLEO: Biri sensin, biri ben!

        DİPNOT: Peki, diğer üçün biri kim?

        GALİLEO: (Güler.) Dük Hazretleri… Dük Hazretleri kendisini konuşturduğumu anlayınca, cömertliğine devam edecek! Hatta belki de daha çok açar kesenin ağzını! Ne yaparsın, bilim karın doyurmuyor…

        DİPNOT: Çok iyi düşünmüşsün be usta…

        GALİLEO: Hadi Dükün mektubunu hemen temize çek… Sonra kırmızı mumla kapatıp mührümü basıver… Bu elyazmalarımla beraber, şatoya götürüp elden teslim et tamam mı?

        DİPNOT: Tamam usta… (Telaşla çıkar…)

        GALİLEO: (Dipnot’un arkasından bağırarak...) Biliyor musun? Ben üç kişiyi konuşturduğum bu yeni kitabımda, Yeryüzünde yapılan deneylerin, Yeryüzünün döndüğünü ispatlamaya yetmediğini gösterdim önce! Sonra Kopernik’in kâinat teorisinin doğru olduğunu savunmaya çalıştım…

        DİPNOT: (İçerden, bağırarak...) Sonra usta?

        GALİLEO: (İçeriye.) Sonra, kitabın vurucu yerine geldi sıra… Kendi düşüncelerimi yazmaya geçtim... “Denizlerin yükselip alçalması; Yeryüzünün gökyüzünde sabit duruşuyla açıklanamaz” demiştim ya… İşte bu fikrimi, Yeryüzünün hareketli olması gerektiğine dayandırarak tekrar yazdım.

        DİPNOT: (İçerden.) Tamam da usta, Kilise ne düşünür bu hususta?

        GALİLEO: Bunu da düşündüm! Yani her menfi düşünüşe karşı tedbirim var benim! “Bu fikirlerim” dedim… “Bu fikirlerim, Yaradan’ın üstünlüğünü kabul etmemin ve insan denen mahlûkun zekâsındaki zaafların eseridir…” dedim… Nasıl ama…

        (Galileo, çırağımla konuşuyorum diye, keyifle kulise doğru yürürken, Papazla burun buruna gelir… Papazın adımlarına uyarak şaşkınlıkla geri geri gitmeye çalışır…)

        SAHNE İKİ

        DİPNOT: (Papaz olarak… Ama asla sert konuşmayacaktır.) Duyduk ki, Dük Hazretlerine mektup göndermişsiniz!

        GALİLEO: Nereden biliyorsunuz Sayın Peder?

        DİPNOT: Bizim bilmediğimiz yoktur evladım… Galiba bir kitap yazmışsınız. Biz de okumak isteriz…

        GALİLEO: Dük Hazretlerinin himayesiyle yakında basılacak. O zaman tabii ki size de takdim edeceğim bir tane…

        DİPNOT: Basılmasını beklemeyelim istiyoruz biz evladım… Önceden görelim bakalım, insanlarımızın inançlarına aykırı fikirler var mı içinde…

        GALİLEO: İnanca aykırı fikir nasıl olabilir? Bir bilim kitabı bu, inançla alâkası yok! Savundukları hep ispatlanmış şeyler…

        DİPNOT: Kim ispatlamış?

        GALİLEO: Been… (Tekmil verir gibi…) 1564 Pisa doğumlu, fizik profesörü, matematikçi, astronom ve filozof Galileo Galilei…

        DİPNOT: Eğleniyorsunuz galiba benimle… Nerdeydi kitabınız?

        GALİLEO: Kitap olmadı ki daha… El yazması müsveddeler halinde…

        DİPNOT: İyi ya işte… Kitap olmadan önce görmek istiyoruz… Adı ne olacak kitabınızın?

        GALİLEO: Dialoghi…

        DİPNOT: O kadarcık mı?

        GALİLEO: Başlığın altına şu açıklamayı da yazacağım: “İki Büyük Yer Sistemi: Batlamyus ve Kopernik Tezleri Üzerine Konuşmalar”

        DİPNOT: Yer sisteminin nesi konuşuluyor?

        GALİLEO: Yaradan’ın ne düşündüğü bulunmaya çalışılıyor…

        DİPNOT: Yaaa… Kimler konuşuyor?

        GALİLEO: Bir bilim adamı… Yardımcısı… Ve bilimin destekçisi zengin bir yurttaş aralarında konuşuyorlar… Esasında… Yunanlı Batlamyus ile Polonyalı Kopernik’in tezleri tartışılıyor…

        DİPNOT: Başka?

        GALİLEO: Sonunda da ben kendi mütevazı tezimi ortaya koyuyorum…

        DİPNOT: Pekâlâ… Güzel… Nerede müsveddeleriniz?

        GALİLEO: Dük Hazretlerine gönderdim, dedim ya!

        DİPNOT: Vakit geçirmeden geri alın ve Engizisyona getirin evladım! Baba, Oğul ve Kutsal Ruh sizi korusun… (Yavaşça çıkar…)

        GALİLEO: Tanrı sizi de korusun… Sayın Peder…

        (Galileo, Engizisyon oturumu için hazırlık yapar.  Fazla aksesuarları kulise taşır. Yükseltinin birini sahnede bırakır. Teleskopunu kurulun karşısına yerleştirir…

        Dipnot, Engizisyon Kurulu Başkanı olarak, mankenli sandalyelerin arkasına geçer. Ortadaki sandalyeyi biraz öne çıkarıp teleskopu işaret eder…)

        SAHNE ÜÇ

        DİPNOT: (Engizisyon Kurulu Başkanı...) Onu nereden buldunuz evladım?

        GALİLEO: Şehrimizden geçen bir seyyahtan satın aldım, Kardinal Hazretleri...

        DİPNOT: (Engizisyon Kurulu Başkanı…) O da mı gökyüzüne bakıyormuş?

        GALİLEO: (Güler…) Hayır, hayır… Onunkisi dürbündü… Teleskop haline getiren benim! “Tele” Yunanca “uzak” demektir. “Scopeo” kelimesi de “bakmak” manasına kullanılıyor… Yani “teleskop”a, “uzağa bakan” diyebiliriz herhalde…

        DİPNOT: (Bir başka Engizisyon üyesi olarak...) Bu “Tele-Scopo”yu nasıl yapmış?

        GALİLEO: Hollandalı ihtiyar bir gözlükçü var… “Üst üste iki mercek kullanarak görüntüyü büyüttüğünü” duydum Onun! Ve aynısını denemek istedim… Mercek yüzeylerinin eğik açılarını kontrol edebildiğim zaman, daha da uzağa bakabileceğimi keşfettim… (Şehvetle.) Gövdesi de iyi tabaklanmış halis köseledendir…

        DİPNOT: (Bir başka Engizisyon üyesi olarak...) Mercekleri nereden bulmuş?

        GALİLEO: Sorguya mı çekiliyorum?

        DİPNOT: (Engizisyon Başkanı…) Hayır! Yanlış anlamayın. Daha önce de söyledik: Baba, Oğul, Kutsal Ruh adına sizi kurtarmaya çalışıyoruz. Biz sizi severiz!

        GALİLEO: Ben de sizi severim efendim… Benimle çalışan rahipleriniz var biliyorsunuz…

        DİPNOT: (Engizisyon Başkanı…) Tabii, biliyoruz. Çalışmalarınızı methediyorlar.

        GALİLEO: Lâkin reddedenler de var…

        DİPNOT: (Engizisyon Başkanı…) Bu çok tabii değil mi evladım? Demokrasi demiyor musunuz siz buna? Yunancaymış ya bu kelime de işte! Güzel bir deyim!

        DİPNOT: (Bir başka Engizisyon üyesi olarak...) Geçimini nasıl sağlıyormuş? Hayat tarzı, oldukça iyi bir gelir sahibi olmasını gerektiriyor…

        GALİLEO: Üniversite, icat ettiğim cihazların bazılarını satın alıyor. Pusula yaptım, ısıölçer yaptım, su terazisi yaptım, nabız sarkacı yaptım, hepsini satın aldılar!

        DİPNOT: (Engizisyon Başkanı…) Başka?

        GALİLEO: Başka… Talebelerim var.

        DİPNOT: (Engizisyon Başkanı…) Bunların, deneylerinizi karşılamaya yetmediğini düşünüyoruz biz… Zira sizin dünyevi zevklere olan düşkünlüğünüzün farkındayız...

        GALİLEO: Ben bir insanım! Hepiniz gibi etten-kemikten yaratıldım! İnsan ana-babadan doğdum! Bir ailem var… (Gergin) Dünyevi zevklerim olması tabiidir…

        DİPNOT: (Engizisyon Başkanı…) Sinirlerinize hâkim olunun evladım! Dünya nimetlerini sevdiğinizi söylemeye çalışıyoruz, bir suçlama değil ki bu… Peki, başka ne geliriniz var?

        GALİLEO: Başka gelirim? Ha evet bazı bilim sever zenginler var, hep var olsunlar!

        DİPNOT: (Engizisyon Başkanı…) Araştırmalarınıza Roma Katolik Kiliseniz destek verebilir... Bunu hiç düşünmediniz mi?

        GALİLEO: O zaman hür olamam ki…

        DİPNOT: (Engizisyon Başkanı…) Çok yanlış bir fikir bu evladım… Bizi çok üzüyorsunuz…

        GALİLEO: Bakın bu baş benim! İçinde benim beynim var! Başımı ben kendim taşıyorum. Şimdi siz, “başınızı kilise taşısın” diyorsunuz…

        DİPNOT: (Engizisyon Başkanı…) Hayır, hayır, hayır… Baba, Oğul ve Kutsal Ruh üzerine yemin ederiz ki, merakınızı sınırlamayı düşünmeyiz…

        GALİLEO: Buna çok sevinirim! Zira bilmenizi isterim ki: Merak, insan için en yüce şeydir! Sorgulanmayan bir hayat, yaşamaya değmez!

        DİPNOT:  (Engizisyon Başkanı…) Evladım, kendinizi Engizisyona biraz daha tanıtabilir misiniz acaba?

        GALİLEO: Kendime “Yıldız Gözcüsü” adını verdim ben! Bana has bir tarzım var: “Zihinsel deney” diyorum buna! Bir matematikçi gibi akıl yürütüyorum! Bu yüzden bilgiye açım ben… Teleskopun başından saatlerce ayrılamıyorum… Acıktığımı anlamıyorum… Uyku aramıyorum… Çişimi tutarken, altıma kaçırdığım bile oldu… Kör olacağım galiba yakında, zira gözlerim artık bulanık görüyor… Lâkin bilinsin ki, benim için bahtiyarlık, dikkatimi işime vermektir… Tek bir konuya kendini vermek getirir bahtiyarlığı… Mesela, sizler de “Baba, Oğul ve Kutsal Ruh” hususuna iyice kaptırmışsınız… Saadet içinde yüzüyorsunuz!

        DİPNOT: (Engizisyon Başkanı…) Dikkat edin sözlerinize evladım…

        GALİLEO: Affınıza sığınıyorum… Heyecanımı bağışlayınız efendim… Konuşma şehvetine kapıldım bir an…

        DİPNOT: (Engizisyon Başkanı…) Özrünüz kabul edildi evladım… Şimdi Yüce Engizisyonumuza tekrar eder misiniz fikirlerinizi?

        GALİLEO: Ben Polonyalı Kopernik’i: “Astronominin kurucusu” olarak kabul ederim! Kâinatın merkezinin Güneş olduğunu söylüyordu… Güneşin sabit durduğunu… Ve Yeryüzünün, diğer gök cicimleriyle beraber güneşin etrafında döndüğünü iddia ediyordu...

        DİPNOT: (Bir başka Engizisyon üyesi olarak…) Ne zaman olmuş bu?

        GALİLEO: Tam yüz elli sene önce! 1843’te…

        DİPNOT: (Bir başka Engizisyon üyesi olarak…) Yaaa?

        GALİLEO: Yaa! Lakin iddiasını ispatlamaya ömrü vefa etmedi… Görüşlerini ancak ölmeden birkaç sene önce kitap olarak bastırabildi! Ve Papa’ya ithaf etti!  Bu müthiş kitabın Papa III. Paulus müsaadesiyle basıldığını bilirsiniz… Zira kutsal Hristiyanlık, Yeryüzünün tepsi gibi düz ve sabit olduğunu kabul ediyordu! “Güneş yeryüzünün etrafında döner,” diyordu! Tersini söyleyenler, Kilisenin bu kabulüne karşı çıkanlar, yakılıyordu büyük Kopernik’in döneminde…

        DİPNOT: (Engizisyon Başkanı olarak…) Dikkat edin sözlerinize evladım! Bunlar zararlı iddialar!

        GALİLEO: Lâkin ben şuna inanıyorum ki, Kilisemiz: Kopernik’ten yüz elli sene sonra, görüşlerini tartışmamıza müsaade eder değil mi? Ve yine inanıyorum ki: Yüce Roma Engizisyonu, bilimsel araştırmalara ve tartışmalara açıktır!

        DİPNOT: (Engizisyon Başkanı…) Siz kendi düşüncelerinizi söyleyin!

        GALİLEO: Ben diyorum ki… Kopernik sistemi doğrudur… Yani, kâinatın merkezi Güneştir… Bana göre, gök cisimleri de şöyle diziliyorlar…

        (Mankenli sandalyeleri kullanarak teorisini açıklayacaktır… Galileo bölümünün girişindeki neşeli müzik yeniden duyulur…)

        (Bir tekerlekli sandalye Güneş olur, diğerleri de gezegenler ve uydular… Böylece Engizisyon Kurulu, yani düzen, sahnede darmadağın olur… Kardinal ortada kalır... Öfkeyle seyreder…)

        GALİLEO: Mesela bu Güneş olsun… Merkür, Güneşe en yakın yörüngededir… İkinci yörüngede Venüs var… Bu da Yeryüzü işte, üçüncü yörüngede… Bakın, bu da “Ay”, Yeryüzümüzün uydusu… Bunlar da diğer gök cisimleri olsun: Dördüncü yörüngedeki Mars! Jüpiter beşinci yörüngede! En uzakta Satürn dönüyor! Başka gök cisimlerinin de uyduları var! Jüpiter’in dört tane, tahayyül edebiliyor musunuz? (Şaşkın Kardinalin yanına gider, sır verir gibi fısıldar.) Laf aramızda, esasında benim yaptığım, büyük Kopernik’in teorisini ispat etmekten başka bir şey değil…

        DİPNOT: (Engizisyon Başkanı… Öfkeli…) Nasıl ispat ettiniz peki?

        GALİLEO: (Şehvetle.) Teleskopumla! En büyük dayanağım o benim… Ben, gök cisimlerinin hareketlerini teleskopumla gözlemledim. Ve dönüşlerinin dairesel olduğunu gördüm. Bu yüzden, gök cisimlerinin yuvarlak olması gerektiğine karar verdim. Hepsi küre şeklinde, gezginci gök cisimleri bunlar. Nasıl ki üç-gen, dört-gen, beş-gen, altı-gen varsa… Ben de bunlara “geze-gen” densin istiyorum… Yeryüzü de bir geze-gendir ve küre biçimlidir! Nasıl ki ay-küre, güneş-küre vardır, Yeryüzü de yer-küredir. Bütün geze-genler gibi bir merkez etrafında dönmektedir! İşte o merkez Güneştir! Düşünsenize, ne müthiş bir şey bu! (İyice heyecanlanmıştır…)

        Geze-genler hem Güneşin çevresindeki büyük yörüngede dolaşıyorlar, hem de kendi etraflarında… Bir de uydular var… Onlar da çekimine kapıldıkları geze-genlerin çevresinde dolaşıyorlar… (Coşmuştur…) Öyle bir denge var ki, bütün bu dönüşler; şayet bir derece şaşarsa, altüst olur kâinat! Büyük Sokrates “Kozmos” diyor buna… Kozmos, yani “ahenk”!

        DİPNOT: (Engizisyon Başkanı…) Bu, kendi deneylerinizin… Kendi omuzlarınıza… Ne kadar büyük mesuliyetler yüklediğinin farkında mısınız? Bütün çabamızın seni korumak adına olduğunu unutmayın evladım… (Kuvvetli çan sesleri duyulur…)

        GALİLEO: Bu çanlar… Çalan bu çanlar… Zihnimi bulandırıyor… Ama son olarak şunu söyleyebilirim… Artık sizler de “Yeryüzü düzdür ve sabittir” demenin tarihe gömüldüğünü kabul etmelisiniz…

        DİPNOT: (Engizisyon Başkanı… Öfkesini bastırarak…) Bu söylediklerinizin… Size bir zararı yok… Bize de bir zararı yok… Lâkin kitap olup… Halk içinde elden ele dolaşırsa tehlikeli olabilir! Baba, Oğul ve Kutsal Ruhun önüne geçemeyeceği büyük zararlara yol açabilir! (Çan sesleri iyice yükselecektir.) Yüce Roma Engizisyonunun size teklifi şudur evladım: Müsveddelerinizi kitap olarak basmaktan vazgeçin! Bildikleriniz sizde saklı kalsın! Böylece siz yurttaşlarınızı korumuş olacaksınız, biz de sizi… Floransa’ya gidin! Çalışmalarınıza Kilisenizin himayesinde devam edin. Hayatınız kurtulsun… (Tekerlekli sandalyedeki mankenlerden birini dinlermiş gibi yapar. Sonra Galileo’ya konuşur…) Biz, Engizisyon Kurulu olarak oturuma ara verelim de, siz düşünün bunu evladım… (Çıkar…)

        SAHNE DÖRT

        GALİLEO: Evet, anladım! Bu çanlar benim için çalıyor… Yenildim! Engizisyonun kararına boyun eğmek zorundayım! Lâkin tarihe not düşülsün ki… (Güneş sistemi için bozduğu tekerlekli sandalye düzenini yeniden kurarken konuşur.) Yeryüzü 1633 senesini yaşıyor şimdi… Bilebildiğimiz zayıf değer yargılarıyla, insan hayatına değer biçmeye kalkışıyoruz… Bunda ısrar etmemiz, acı veren yanlış kararlar almamıza sebep oluyor… Hâlbuki düşünmek, Tanrının lütfudur insana… Düşünen bir insanın, ölümsüzlük payesi alması için, mermer bir heykel olması mı lâzım? Yüce Engizisyon bunu mu tercih ediyor? Düşünen bir bilim adamının en çok değer verdiği şey bilmek ve anlamaktır! Hissetmektir! Sezmektir! (Üzüntüsü, kontrollü bir öfkeye dönüşür…) Benim bütün bu söylediklerim, yüzyıllardır beynimizi esir alan peşin hükümlerin yıkılması sayesinde mümkün oluyor… Ezberin bozulmasıdır mühim olan! Kilisenin ezberinin de…

        (Çan sesleri daha da yükselecektir… Bu sırada Engizisyon Başkanı, yeniden kurul sandalyeleri arkasındaki yerine geçer…)

        GELİLEO: (Kardinal önünde diz çöker…) Pekâlâ… Kabul… Sözümden dönmeyi kabul ediyorum! Yazdıklarım benim için doğru, başkası için değil! Müsveddelerim kitap haline gelmeyecek… Floransa’ya gideceğim ve orada kilisenin himayesinde çalışmalarıma devam edeceğim…

        DİPNOT: (Engizisyon Başkanı olarak…) Baba, Oğul ve Kutsal Ruh adına… İyi edersiniz evladım… (Çıkar.)

        GALİLEO: Yenildim lâkin içim rahat! Zira gün gelecek, Engizisyonlar tarihten silinip gidecekler… Benim düşüncelerim bütün yeryüzüne yayılmış olacak! Binlerce sene geçse bile, Galileo adını bilecek herkes! Yer-küre, Güneş-kürenin çevresinde dönmeye devam edecek! Ancak bu hakikati benden ve Engizisyondan başkası bilmeyecek! Şimdilik…

        Lâkin son bir sözüm var! Baba, Oğul ve Kutsal Ruhun da kulağına küpe olsun: Erdem adaleti sağlar, başka bir şey değil! Adil olan erdemdir…

        Anladım! Çanlar, Engizisyon adaletinin zaferi için çalıyor şimdi! Ey yüce Kilise, siz adaleti temsil ediyorsunuz! Adalet, sizsiniz…

        (Olduğu yere çöküp oturur… Giderek yükselen çan sesleri sahneyi doldurur… Işıklar kararır…)

        2.OYUNCU: (Bir nokta ışık, Galileo karakterinden çıkan 2.Oyuncu’yu aydınlatır. Konuşun kendisidir…) Papa İkinci Jean Paul, 1981’de, Galileo davasını yeniden açtı. Kurulan komitenin tespitleri kamuoyuna resmen bildirildi: “Galileo'yu mahkûm eden kardinaller, hata işlemişlerdir.” Dendi… Yani, sürgün gittiği Floransa’da ölümünün üzerinden 339 yıl geçtikten sonra…

        ARA OYUN - ÖYKÜDEN ÖYKÜYE GEÇİŞ.

        (İkinci bölümde Dipnot olan oyuncu, Vanzetti rolüne hazırlanmış olarak gelir ve sahneyi son bölüm için hazırlar: Ayakları tekerlekli, insan boyunda iki demir hücre parmaklığını sahne önüne yan yana yerleştirir…)

        (Bu bölümde kendi kullanacağı hücre parmaklığının demirlerine takılmış “İki Beyaz Güvercin kuklası” vardır. Bir de eski bir “Müzik Kutusu” demir hücre parmaklığının ayaklarına bağlanmıştır…)

        VANZETTİ: (Seyirciye.) Şimdi Amerika Birleşik Devletlerindeyiz… Ünlü Boston şehrinin, küçücük bir kasabası dünya adalet tarihine geçmiştir... Çünkü 15 Nisan 1920 sabahı, güpegündüz, ana caddede, adi bir gasp olayı yaşandı.

        VANZETTİ: Ayakkabı fabrikası işçilerinin ücretleri olan: 15 bin 776 dolar 73 cent çalındı… Soyguncular, koruma polisini ve fabrika mutemedini de katlettiler… Elde hiç delil yoktu… Tamamen yalancı şahitlerin ifadelerine dayanılarak, iki İtalyan göçmen yakalandı: Bartolomeo Vanzetti ve Nicola Sacco! (Kuşları işaret ediyor.)

        Birinci derecede sanık sıfatıyla mahkemeye çıkarılan Sacco ile Vanzetti; İngilizce’yi doğru dürüst bilmedikleri için neye uğradıklarını kavrayamadılar. Yorgun, perişan, aç biilaç, korkmuş, yılmış bir haldeydiler. Şahitlerin anlattıklarına itiraz edemediler.

        Duruşmalara tercüman tayin edildi, lâkin çağrılan tercüman göçmenlere karşı peşin hükümlüydü. Karanlık ilişkiler içinde olduğu bile tespit edildiği halde; görmezden gelindi… Zira hüküm peşinen verilmişti!

        Biz şimdi Sacco ile Vanzetti olacağız… Hapishanede yedinci senemiz… Yani bu bölümde Dipnot yok! Dipnotlarını bu defa sizler yazmalısınız…

        SAHNE 1

        (Kapalı mekânda ayak sesleri ve açılıp kapanan metal kapı sesleri duyulur… Sacco sanki gardiyanlar tarafından arkasından sertçe hücresine itilmiştir…)

        SACCO: Tanrı belanızı versin! Akıl hastanesine kapattınız beni, akıl hastanesine… Lanet olsun! (Çaresizlikten çırpınmaktadır…)

        VANZETTİ: Nicola, yapma dostum! Kendine zarar veriyorsun, başkasına değil! Sakin ol can yoldaşım benim, sakin ol…

        SACCO: Mahkûmların akıl hastanesiydi orası Bart… Herkes hem mahkûm, hem deli… Akılları sıra, bana akıl vermeye, akıl hastanesine götürdüler!

        VANZETTİ: Geçti be Nicola!

        SACCO: Beni de deliye saydılar Bart! Suçu kabul etmiyorum, “ben masumum” diyorum ya… “Bu Hâkimi değiştirin” diyorum, mahkemeyi reddediyorum ya… Jüriye asla güvenmiyorum ve Avukatı bile azlediyorum ya… Deliye saydılar beni!

        VANZETTİ: Yapma be Nicola… Beni de ağlatacaksın be dostum…

        SACCO: Lanet olsun böyle adalete… Hayattaki son saatlerimiz bunlar Bart! Öldürüyorlar bizi, şaka değil… Lanet olsun!

        VANZETTİ: Nicola, dostum, bak… Bizi intikam almak için iftiralarla hapse atmasalardı… İbret için ölüm cezasına çarptırmasalardı… Hayatımızı, normal yaşasaydık yani… Aşağılanıp hor görülen dışardaki bütün zavallılar gibi olurduk! Hiçbir şeye faydası olmayan bir ot gibi yaşayıp ölürdük… Hâlbuki… (Sözü kesilir.)

        SACCO: Hâlbuki ne Bart? Hâlbuki ne?

        VANZETTİ: Hâlbuki biz başardık Nicola… Başardık dostum! Başımıza gelen bu talihsiz kaza işe yaradı… Daha hayatımıza doymadan ölecek olmamız mühim değil! Hiç mühim değil! Zavallı bir ayakkabıcı ile seyyar balıkçının hayatlarının ellerinden alınmasıyla kazanılan bu acı, zaferimizdir bizim!

        SACCO: Bunu ölmeden başarabilsek daha iyi olmaz mıydı? Yedi senedir suçsuz yere hapiste tutuluyoruz, yetmedi mi bu?

        VANZETTİ: Suçsuz yere hapiste olan sadece biz miyiz be arkadaşım? Dünyanın her yerinde bizi kurtarmak için büyük yürüyüşler yapılıyor! İsimlerimiz bayrak olup dışarı taştıysa, hapiste sayılmayız artık biz!

        SACCO: Tamam, anladık; bırak felsefeyi be! (Öfkeyle volta atmaya başlar…)

        VANZETTİ: Hayır dostum! Felsefe değil, hakikat bu! Bize destek vermeyenler için, dünya dev bir hapishanedir artık!

        SACCO: Bırak bunları, bırak… Ben yokken, kuşları ne yaptın? Yem verip serbest bırakmadın mı hâlâ?

        VANZETTİ: Kuş değil onlar!

        SACCO: Biliyorum, güvercin!

        VANZETTİ: Hayır! Onlar biziz Nicola! Sen ve ben…

        SACCO: Ben hangisiyim peki?

        VANZETTİ: Nicola Sacco, bu! Bu da ben’im!

        (Demir parmaklıklar arasından ileriye uzattıkları güvercin kuklalarıyla, kendilerini mahkeme heyetine takdim edeceklerdir. Fonda eski bir İtalyan halk şarkısı duyulur.)

        (Mahkeme heyetini de, Sokrates bölümünde olduğu gibi, tekerlekli sandalyelerdeki mankenler temsil etmektedir. Hâkim, Savcı ve ABD Başkanının sözleri; sandalyeler biraz öne çıkarılarak söylenir.)

        (Sacco-Vanzetti’nin Avukatı, sandalyeler kurulu dışındaki yükseltiyi kullanacaktır.)

        SAHNE 2

        VENZETTİ: (1.Güvercin kuklasını konuşturur) “BEN BARTOLOMEO VANZETTİ…  1888 SENESİNDE, GÜZELİM BİR KUZEY İTALYA KASABASINDA DOĞDUM… BABAM ZENGİNDİ, AMA BURNUM SÜRTÜLSÜN DİYE, 14 YAŞIMDA ÇIRAK VERDİ BENİ… BİR PASTACİA’DA 6 SENE ÇALIŞTIM… ANNEM, SANCILAR İÇİNDE KOLLARIMDA CAN VERİNCE, HAYATIM DEĞİŞTİ… BİÇARE BİR RUH HALİYLE, ANİDEN MEMLEKETTEN AYRILMAYA KARAR VERDİM... VE 1908 SENESİNDE, BİZİM İÇİN ‘ALTIN ÜLKE’ OLAN AMERİKA’YA GELDİM… BELKİ DE NİCOLA İLE AYNI GEMİDEYDİK…”

        SACCO: (2.Güvercin kuklasını konuşturur) “BEN NİCOLA SACCO… 1891 SENESİNDE, İTALYA’NIN GÜNEYİNDEKİ KÜÇÜK BİR ŞEHİRDE DÜNYAYA GELDİM. BABAM ŞARAP VE ZEYTİNYAĞI İŞİNDEN İYİ PARA KAZANIYORDU… HER İTALYAN GENCİNİN ‘AMERİKAN RÜYASINI’ BEN DE 1908’DE GERÇEKLEŞTİRDİM… AMERİKALILAR GİBİ KONUŞMASINI ÖĞRENMEYE ÇABALADIM. MESLEK SAHİBİ OLMAYI DERT ETTİM VE ÇIRAK OLDUĞUM KUNDURACILIKTA USTALAŞTIM... 1912 SENESİNDE ROSİNA İLE EVLENDİM... BİRİ OĞLAN BİRİ KIZ, İKİ EVLADIM VAR…”

        (Tekerlekli parmaklıklarını yanlara açarlar… Vanzetti, mankenli sandalyelerden birinin arkasına geçip, sandalyeyi öne çıkarır… Mahkeme sesleri duyulur…)

        VANZETTİ: (Hâkim olarak…) “BEN BU MİLLİ DAVAMIZIN HÂKİMİ OLMAYI GÖNÜLLÜ TALEP ETTİM… GÖÇMENLERİN YEMİNLİ DÜŞMANIYIM… JÜRİMİZ DE KARAR VERİRKEN, DÜNYA HARBİNDE AVRUPA CEPHELERİNDE ÖLEN YİĞİT ASKERLERİMİZİ DÜŞÜNSÜN… KARARINIZI, EVLATLARINIZDA VAR OLAN O YÜCE VATANSEVERLİK DUYGUSUYLA VERİN! ADALET, JÜRİNİN VİCDANINDAN HAYKIRSIN!”

        SACCO: (Bir başka sandalyeyi öne çıkarıp Savcı olarak konuşur…) “BEN, BİRLEŞİK DEVLETLER ADALET BAKANLIĞININ VERDİĞİ SELAHİYETLE TAYİN EDİLEN SAVCIYIM… İDDİA MAKAMI, BİRİNCİ DERECEDEN SUÇLARI SABİT GÖRÜLEN BU İKİ SANIĞIN, İDAMLA YARGILANMALARINI TALEP EDİYOR!”

        VANZETTİ: (Seyirciye.) Duruşmalar komedi filmleri gibiydi. Polis emeklisi olan bir jüri sözcüsü vardı. Mahkeme salonuna her sabah erkenden giriyor, bayrağın karşısına geçiyor, sağ elini kalbine götürüyor ve saygı duruşunda bulunuyordu…

        SACCO: (Seyirciye.) Jüri üyelerinin hepsi, aynı tornadan çıkmış gibiydiler. Eyaletin en zenginleri arasından özenle seçilmişlerdi. Sanık sandalyelerinde oturan bizlere, kibirle ve kinle bakıyorlardı! Ölüm hükmümüz peşinen verilmişti!

        VANZETTİ: (Seyirciye.) Sadece bu mahkemeyi değil… Sadece Birleşik Devletleri değil… Bütün yeryüzünü ikiye böldüklerinin farkında değillerdi… Amerikan Rüyası değil, Amerikan sistemiydi bu!

        SACCO: (Seyirciye.) Müthiş bir sistemdir Amerika… Hiçbir olayı tesadüfe bırakmayan, devasa bir mekanizmadır! Bunun böyle olduğunu ben de Amerika’ya gelince öğrendim...

        VANZETTİ: (Seyirciye.) Yalancı şahitlerin bini bir paraydı. Şöhret uğruna gazetelere demeç veriyorlardı. Duruşmaya girmek için can atıyorlardı! Cinayeti sanki görmüş gibi anlatan gizli şahitler, sahte kimlik kullanıyorlardı! İki gizli şahitten biri hapishane kaçağıydı! Ve bunlar mahkemenin kararına temel teşkil ediyordu…

        SACCO: (Seyirciye.) Bizim avukatımız, gizli şahitlere itiraz ediyordu fakat nafile… Müdafaa makamını öfkeli bir yüzle dinleyen Hâkim, dönüp jürinin kulağını çekiyordu… Öyle komik bir manzaraydı ki… Esasında trajediydi bu…

        (Mahkemenin uğultusu duyulur… Sacco ile Vanzetti, Hâkim karşısındaymış gibi karşıya ve yukarıya doğru konuşurlar…)

        VANZETTİ: Merak edip, okuyup, şunu öğrendik ki: Bizim Roma Hukukumuzda böyle adalet dağıtılmaz! Adalet, zulüm aracı olarak kullanılmaz!

        SACCO: Adaletin ne demek olduğunu biz de merak edip araştırdık! Gururlandığınız Anglosakson Hukukunuzun yapacağı budur işte!

        VANZETTİ: (Hâkim olarak.) “MERAK ETTİK, MERAK ETTİK, DİYE DİYE, HADDİNİZİ AŞAN İŞLERİ KURCALIYORSUNUZ! ANGLOSAKSON HUKUKUYMUŞ DA… ROMA HUKUKUYMUŞ DA… BÖYLE ADALET DAĞITILMAZMIŞ DA…  AMERİKAN HALKININ DİLİNDE: “MERAK KEDİYİ ÖLDÜRÜR” DİYE BİR DEYİM VARDIR... BUNU HİÇ DUYMADINIZ MI?”

        SACCO: (Karşıya, yukarıya…) Bunu kediler düşünsün, bana ne! Ben bir insanım! Hepiniz gibi etten-kemikten yaratıldım. İnsan ana-babadan doğdum. Sizinkine benzer bir aileye sahibim. Çocuklarım var… Ve şuna yürekten inanıyorum ki: Merak, insan için en yüce şeydir! Sorgulanmayan bir hayat, yaşamaya değmez!

        VANZETTİ: (Hâkim olarak.) “ANARŞİST HAYDUTLAR! BİZ SİZLERİ ADAM YERİNE KOYDUK BE! TAM 7 SENEDİR SÜRÜYOR DURUŞMALARINIZ! İDDİANAME TUTANAKLARI 3900 SAYFAYI AŞTI!  BİZ, KLASÖRLERİ SATIR SATIR OKUMAK GİBİ BİR ZAHMETE KATLANDIK! SİZ KIYMETİNİ BİLMİYORSUNUZ!”

        SACCO: (Karşıya, yukarıya…) Bakın, polisler bu pis işin esas faillerini yakaladılar sonunda! Çetenin içindeki katil de ne yazık ki genç bir göçmenmiş! Suçunu itiraf etti adam yahu! Neticede dürüst bir insan O… Fakat hakikat ne olursa olsun, sisteminiz, biz göçmenleri ibreti âlem için öğütmek istiyor…                                                                                       

        VANZETTİ: (Hâkim olarak.) “LÂFI UZATMAYIN! İDDİA MAKAMININ SORULARINA SADECE “YES” YA DA “NO” DİYE CEVAP VERİN HADİ… BİRLEŞİK DEVLETLERİN YÜCE BİR MAHKEMESİ BURASI! AHKÂM KESME YERİ DEĞİL!”

        SACCO: (Tekerlekli parmaklığını hücre yerine çeker.) Hapsedilmek ölümden beter Bart! Ailemden koparılmak korkunç bir işkence! Karım Rosina’yı özledim. Onu çok seviyorum... Oğlum Dante gurur kaynağım benim… Ve İnes, canım kızım benim! Ben Onu hiç göremeden büyüyor!

        VANZETTİ: (Tekerlekli parmaklığını hücre yerine çeker.) Ağlama be Nicola! Beni de ağlatacaksın be dostum…

        (Işıklar giderek azalır azalır ve söner. Tam karanlıkta kalır sahne…)

        VANZETTİ: Lanet olsun, tam da sırasıydı!

        SACCO: N’oluyor Bart, neden söndü şimdi ışıklar?

        VANZETTİ: Ne bileyim ben Nicola, arıza filan vardır…

        SACCO: Karanlık… Tıpkı ölüm gibi…

        VANZETTİ: Ölüm düşüncesi karanlıkta değil Nicola, kafanda… Güzel şeyler düşünmeye çalış! (Kısa sessizlik.) Rosina ile nasıl tanışıp evlenmiştiniz, anlatsana!

        SACCO: Ben ne diyorum, sen ne diyorsun… Sırası mı şimdi yahu!

        VANZETTİ: Güzel şeyler düşünmenin sırası mı olurmuş be dostum… Dur bir dakika, müzik de yapalım, tam olsun…

        SACCO: Müzik de eksik olsun yahu arkadaş! 

        VANZETTİ: Olmaz dostum, müzik bu işin sosu… Tamam, işte bu kadar... (Müzik kutusunun basit duygusal melodisi duyulur.) Haydi bakalım, baştan anlat şimdi. Nasıl tanıştınız?

        SACCO: Amerika’ya geleli henüz iki sene olmuştu. Tanıştığımız zaman, ilkbahardı. Rosina’m çok güzeldi. Çok güzeldi! 1912’de evlendik. Parasızdık, düğün yapamadık. İki çocuğumuz oldu… Oğlumuza Dante adını verdik. İnes dedik kızımıza. Ama İnes daha büyümeden… (Sözlerini tamamlayamaz. Çünkü ışıklar aniden gelir…)

        VANZETTİ: Aman beee, içine ettin romantizmin...

        SACCO: “Biz suçsuzuz” diyoruz, inanmıyorlar! Müdafaa makamı “Onlar masum” diyor inanmıyorlar! Cinayeti işleyen genç adam “aradığınız katil benim” diyor, inanmıyorlar! Bu hâkimler neye inanır be Bart?

        VANZETTİ: İyi şeyler düşün dostum… Bak, soyguna karışmadığımızı ve cinayet işlemediğimizi biliyor herkes… Suçumuz şifreyi çözmek bizim! Şifreyi çözmek ve insanlarla paylaşmak…

        SACCO: Şifreyle mifreyle ne işimiz var bizim Bart? Ne şifresi? Hangi şifre?

        VANZETTİ: Amerikan hukukunun korumaya çalıştığı, adaletsiz düzenin şifresi…

        SACCO: Vay bee… Amma marifetliymişsin sen Bart… Şifreler, mifreler, kendini iyice kaptırmışsın! Bilim adamı mısın, filozof musun, nesin sen?

        VANZETTİ: Hoş gör beni be Nicola… Ne yalan söyleyeyim, hayatımda hiçbir zaman göremeyeceğim muhteşem kitaplar okudum burada… Adalet ne demektir, hukuk ne demektir, suç nedir, ceza nedir, bunları öğrendim…

        SACCO: Tamam da, sen benim neler yaşadığımı bilmiyor musun?

        VANZETTİ: Biliyorum dostum, biliyorum…

        SACCO: Cinnet raddesine geldim, kimse tınmadı! Açlık grevi yaptım, kimse aldırmadı! İntihara kalkıştım, yine kimse oralı olmadı! Hırsız değilim ben! Haykırıyorum! Adam öldürmedim!

        VANZETTİ: (Bir başka sandalyeyi arkasından öne çıkarıp ABD Başkanı olarak…) “BİRLEŞİK DEVLETLERİN CUMHURİYETÇİ BAŞKANIYIM… ‘POLİS GREVİNİ KIRAN ADAM’ OLARAK TANINIRIM… ÖLÜME MAHKÛM İKİ İTALYAN’I AFFETMEM İÇİN İL DUÇE MEKTUP İTALYA’NIN ŞİŞKO DİKTATÖRÜ MUSSOLİNİ… BREH BREH BREH… BU MEKTUP, DİKTATÖRÜN KENDİ MİLLETİNE ŞİRİN GÖRÜNME ÇABASINDAN BAŞKA BİR ŞEY DEĞİLDİR!

        BİRLEŞİK DEVLETLERİ TANIMAMIŞLAR! EYALET DEMEK DEVLET DEMEKTİR BİZDE! BAŞKAN EYALET KARARLARINA KARIŞAMAZ! BENİM EYALET VALİSİNE GİDİP ‘MAHKEMEDEN MERHAMET İSTE’ DEMEYE YETKİM YOKTUR!”

        SACCO: (Yükseltiye oturup Avukat olarak…) “BEN DE MERHAMET DİLENMİYORUM! AVUKAT OLARAK HUKUKUN LÜZUMUNU HATIRLATIYORUM SADECE… EĞER HUKUKU KENDİMİZ ÇİĞNERSEK, BİZİM ONA İHTİYAÇ DUYACAĞIMIZ GÜN GELDİĞİNDE NEREYE SIĞINABİLİRİZ?”

        VANZETTİ: (Hâkim olarak…) “BEN SÖZ VERMEDEN KONUŞMAYIN!”

        SACCO: (Avukat olarak…) “SÖZ İSTİYORUM…”

        VANZETTİ: (Hâkim olarak…) “KONUŞ HADİ!”

        SACCO: (Avukat olarak…) “BAKIN BİR KERE DAHA SÖYLÜYORUM:  VANZETTİ, CİNAYETİN İŞLENDİĞİ KASABAYI HAYATINDA HİÇ GÖRMEDİ! SACCO İSE, CİNAYETİN İŞLENDİĞİ SAATLERDE BOSTON’DAYDI… İTALYAN KONSOLOSLUĞUNDA PASAPORT İŞLEMLERİNİ YAPTIRIYORDU! ANNESİNİN CENAZESİNE KATILMAK İÇİN İTALYA’YA GİDECEKTİ… BİZ BÜTÜN BUNLARI İSPATLIYORUZ. NİÇİN KULAK ARKASI EDİLİYOR?”

        SACCO: (Avukat olarak devam ediyor…) SAYGIDEĞER MAHKEME HEYETİNE HATIRLATIRIM Kİ, ÖVÜNÇ KAYNAĞIMIZ ANGLOSAKSON HUKUKU ŞÖYLE DER:  ‘HİÇ KİMSE KESİN DELİLLER OLMADAN MAHKÛM EDİLEMEZ! ŞÜPHE, SANIK LEHİNE DEĞERLENDİRİLİR!’…”

        VANZETTİ: (Hâkim olarak…) “BUGÜN 9 NİSAN 1927… SEN, SANIK BARTOLOMEO VANZETTİ! VE SEN, SANIK NİCOLA SACCO!  BİRLEŞİK DEVLETLERİN YÜCE MAHKEMESİ, SİZİ BİRİNCİ DERECEDEN SANIK OLARAK KABUL ETTİ…  VÜCUDUNUZA ELEKTRİK VERİLMEK SURETİYLE, ÖLÜM CEZASINA ÇARPTIRILDINIZ! ADALET YERİNİ BULDU!”

        SAHNE 3

        SACCO: (Karşıya, yukarıya…) Ömrümde hiç suç işlemedim ben… Hayatım boyunca suçu yeryüzünden silmek için mücadele ettim! Yani kanunlarınızın ve ahlâkınızın suç saydıklarını…

        VANZETTİ: (Karşıya, yukarıya…) Kanunlarınızın ve ahlâkınızın kutsal saydığı ve haklı bulduğu suçları ben de işlemedim!

        SACCO: (Karşıya, yukarıya…) Şu, beynime öyle kazındı ki: Zulüm, hürriyetin bittiği yerde başlar! Hürriyet ve şiddet, bir arada olmaz!

        VANZETTİ: (Karşıya, yukarıya…) Birleşik Devletlerde işsizlere, göçmenlere, yoksullara ve zencilere adaletsiz bir nefret büyütülüyor… Büyüyen kine bizi de kurban etmek isteyen bu mahkemeyi reddediyoruz…

        SACCO: (Karşıya, yukarıya…) Bugün 22 Ağustos 1927! Son anımızın onuru, tümüyle, bize aittir. Unutmayın beyler: Erdem adaleti sağlar, başka bir şey değil! Adil olan erdemdir! Birleşik Devletler Başkanı, Eyalet Valisi, Dava Hâkimi, Savcısı, Jürisi… Sizler adaletin sembolüsünüz! Adalet, sizsiniz!

        (Tekerlekli parmaklıklarını hücreye çevirirler…)(Sacco ağlamaktadır…)

        VANZETTİ: Müsterih ol Nicola! Amerikan adaleti sayesinde, masum ölümümüzü bütün dünya kabul etmiş olacak! Onlar silinip gidecekler tarihten! Sacco ile Vanzetti adını yüzlerce sene sonra bile bilecek herkes…

        (Işıklar yine yanıp sönmeye başlar…)

        SACCO: Lanet olsun yaa! Lanet olsun… Niye gidip gidip geliyor bu ışıklar?

        VANZETTİ: (Aslında Sacco’ya konuşmuyor, kendi kendine öfkeyle mırıldanıp volta atıyordur…) Elektrikli sandalyeleri deniyorlar Nicola! Bizim iyiliğimiz için! Voltaj yetmeli, iş yarım kalmamalı! Yoksa canımız yanar… Sen şimdi güzel şeyler düşün arkadaşım! Güzel şeyler düşün…

        SACCO: (Aralarda şu saplamaları yapacaktır.) Kes şunu! Kes şunu, kes! Sus yahu!

        VANZETTİ: (Mırıldanıp volta atmaya devam ediyor…) Adalet; bir kefesinde görev, diğerinde hak olan hassas bir terazidir… Adalet esasında… Adil olmak her zaman çok zordur! Adil olmak, daha çok emek, daha çok iyi niyet, daha güzel ruh ister! İşte bu yüzden adaletin temeli erdemdir! Ve Erdemli insan bahtiyar insandır!

        SACCO: (Kulise bağırır.) Lanet olsun ya, lanet olsun! Cehennem ateşi korkusuyla hayatı işkenceye çevirdiğiniz yetmiyormuş gibi… Şimdi de bize, hep ölümü hatırlatarak işkence ediyorsunuz…

        VANZETTİ: (Kulise öfkeyle fısıldar.) Sizde hiç insaf yok mu be! Kaç bin kere öldüreceksiniz insanı…

        (Mermer zeminde yürüyen ayak sesleri duyulur. Sacco, Vanzetti endişeyle dinlerler.)

        SACCO: Bizi almaya mı geliyorlar Bart!

        VANZETTİ: (Saklamaya çalışarak…) Bilmem…

        SACCO: Az zamanımız kaldı Bart! Çok az zamanımız kaldı… Çok az!

        VANZETTİ: Ben oğluna bir mektup yazdım ya Nicola… Son sözlerim bu olsun istiyorum… Kızına yazdığın mektup da senin son sözlerin olsun… (Cebinden çıkardığı mektubu okur.) “Sevgili Dante! Her zaman şunu hatırla ki: Suçlu değiliz biz! Bir yığın iftira ve yalanla mahkûm olduk! Biz, insanların insanları ezip sömürmesine karşıydık. Yoksullardan yanaydık! Suçumuz bu! Seni baban gibi ben de sevgiyle kucaklıyorum oğlum…”

        SACCO: (Cebinden çıkardığı mektubu okur.) “İnes, canım kızım benim… Bu mektubu, saklayacağını biliyorum. Ve yazdıklarımı bir gün anlayabileceğine inanıyorum. Senin kalp atışlarını, ben de kalbimin içinde duyuyorum yavrum. Küçücüksün, şu an anlaman ne kadar zor olsa da, babanın yüreğindeki yerinin büyüklüğünü bilmelisin. Hayatımın son anına kadar, sana olan sevgimi kalbimde taşıyacağım yavrum…”

        (Mektupları güvercinlerin yanına bırakırlar. Mermer zeminde yürüyen ayak sesleri duyulur… Sacco ile Vanzetti endişeyle dinlerler… Uzunca bir sessizlik olur…)

        SACCO: Zamanı mıdır Bart?

        VANZETTİ: Zamanıdır Nicola…

        (Hücre parmaklıklarını karşılıklı çevirirler. Birbirlerine sarılmaya çalışırlar… Sahne ışıkları titreşerek söner…)

        (Işıklar tekrar yandığında Sacco ile Vanzetti seyirciye bilgi veriler…)

        1.OYUNCU: (Kendisi olarak.) Suçsuz oldukları halde, elektrikli sandalyede idam edilişlerinden 50 sene sonra… Yani 1977 senesinde… “Yargılamanın siyasi histeri atmosferinde yürütüldüğü ve hâkim ile savcının taraflı davrandıklarının bariz olarak anlaşıldığı” belirtilerek… Sacco ile Vanzetti’nin de itibarları iade edildi.

        2.OYUNCU: (Kendisi olarak.) Bu bir adalet savaşıdır, binlerce yıldır süre gelen… “İstiklal, istikbal, hürriyet, her şey adaletle gerçekleşir!” Bunun için artık adalet, sizsiniz… Yılgınlığa ve umutsuzluğa yer yok…

        (Joan Baez’in söylediği “Here’s To You” adlı şarkının giriş bölümündeki ilk piyano notaları duyulur… Şarkı sonra hiç kesilmeden sürecektir… Hücre parmaklıklarını, tekerlekli sandalyelerin önüne çekerler... Salon ışıkları yanar… Selam…)

        SON

        HERE'S TO YOU

        (Ennio Morricone - Joan Baez)

        Here's to you Nicola and Bart

        Rest forever here in our hearts

        The last and final moment is yours

        That agony is your triumph!

         

        Now Nicola and Bart,

        You sleep deep in our hearts,

        You were all alone in death,

        But by it you will vanquish it!

         

        I sing here Nicola and Bart,

        Your end and your prision.

        And to die gave you freedom

        And a place in my heart.

         

        I sing this way Nicola and Bart,

        To whom hate slavery.

        To whom knows to love truth

        I sing strong and Liberty.

        *

        Nicola ve Bart, bu şarkıyla siz

        Sonsuza kadar kalbimizdesiniz

        Son an’ın onuru sizindir

        Acınız sizin zaferinizdir

         

        Nicola ve Bart, burada siz

        Yüreğimizin ritmindesiniz

        Yapayalnızdınız giderken

        Onur duydunuz ölümü yenerken

         

        Nicola ve Bart, şarkınız çalıyor şimdi

        Hakkınız hapishane değildi

        Ölüm ikinize de özgürlük verdi

        Ve gönlümüzdeki bu güzel yeri

         

        Nicola ve Bart, bu şarkıyı biz

        Haksızlığa karşı çıkanlarla

        Adalete âşık olanlarla kol kola

        Özgür bir güçle söylüyoruz

        (Türkçe söyleyen: Bilgin Adalı)

        Oynayanlar: Rutkay Aziz / Taner Barlas

        Yazan: Ümit Denizer

        Reji: Perdeci

        Sahne Tasarımı ve Giysiler: Metin Deniz

        Kukla-Heykel Uygulama: Bülent İşcan

        Giysi Uygulama: Ayşegül Sümer

        Asistan: Tuğçe Tamer

        Işık Tasarımı: Mahmut Özdemir

        Sahne Teknisyeni: Hüseyin Uçurtma

        Grafik Tasarımlar: Dilek Seferoğlu

        Fotoğraflar: Nergis Seferoğlu

        Grup: Perdeci Oyuncuları

        Yapım: AYSA Prodüksiyon Tiyatrosu

        Lütfen almak istediğiniz tarihi seçiniz
        Ankara - Ankara Cüneyt Gökçer Sahnesi

        • Gününde ve saatinde kullanılmayan biletler geçersiz olup, bilet bedeli ve hizmet bedeli iadesi ve/ veya değişiklik yapılması mümkün değildir. Gün ve saatinde kullanılmayan biletlerin iadesi için Biletinial’dan talepte bulunulamaz.
         
        • Organizasyon sahibi kurum ve/veya kuruluşlar konser verilecek alanlarda ve/veya konser salonlarında oturum düzeni ve planında uygun gördüğü durumlarda yer değişikliği yapma hakkına sahiptir.
         
        • Kullanıcı Biletinial üzerinden satın almış olduğu biletler için etkinlik için geçerli olan yaş sınırı kurallarına uyduğunu kabul eder. Yaş sınırları için satın alınan biletin etkinlik mekanında kimlik ibrazı zorunlu olacaktır.
         
        • Etkinliğe ait indirimli bilet tanımı olması ve indirimli bilet seçeneği ile bilet satın alınması durumunda Kullanıcı bu indirimli bilete tabi olduğu kabul ve tahaahüt eder. İndirimli biletler için satın alınan biletin etkinlik mekanında kimlik ibrazı zorunlu olacaktır.
         
        • Etkinlik saatine geç kalınması durumunda Biletinial kullanıcının etkinlik mekanına alınması konusunda hiçbir şekilde sorumlu değildir.

        Yorumunuz Başarıyla Gönderildi.
        İşlemeniz yapılırken bir hata oluştu

        Sinema Sinema Tiyatro Tiyatro Konser Konser Spor Spor Tümü